TARİHİN VE TOPLUMUN RUHSAL COĞRAFYASINDA EDEBİYATIN AYNASI: KAÇINILMAZ KOZMİK KARŞILAŞMALAR
| ![]() ![]() ![]() |
"Edebi
metinler tarihsel ve toplumsal hakikati nasıl kurgular?" şeklinde bir
arayışla yola çıktığımızda, sanat eserlerinin ve edebi dehanın tesadüfi birer
rüzgâr olmadığını, aksine toplumsal sarsıntıların, tarihsel fay hatlarının tam
üzerinde yükselen kaçınılmaz abidevi sütunlar olduğunu görürüz. Edebi yaratım;
dönemlerin, krizlerin ve insani trajedilerin / acıklı olayların iç içe geçtiği,
toplumsal bellek ile bireysel ruh biliminin / psikolojinin çarpıştığı estetik
bir laboratuvardır. Bu bağlamda hiçbir başyapıt, tarihin akışından bağımsız bir
boşlukta var olmamıştır.
Tarih boyunca edebi eserler, toplumların en derin
kriz anlarında ve geçiş dönemi sancılarında, maskelerin ardındaki çıplak
hakikati deşifre eden birer estetik sığınak olarak inşa edilmiştir.
1. Bireysel Travmalar ve Toplumsal
Yabancılaşmanın Kurgusu: Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Yaban
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun hayatı,
trajedileri, sarsıntıları ve edebi dönüşümü, Türk tarihinin en sancılı geçiş
dönemine denk düşer. 1889 yılında Kahire’de doğan yazar, 1908 yılında
Meşrutiyet’in hemen öncesinde ailesiyle İstanbul’a dönmüştür. Mekteb-i
Hukuk’ta / Hukuk Mektebi'nde okurken 1909 yılında Fecr-i Ati topluluğuna
katılmış, başlangıçta ferdiyetçi / bireyselci ve estetik kaygılarla yazarken,
Balkan Savaşı ve seferberlik yıllarının getirdiği ağır yıkımlarla toplumcu
gerçekçiliğe yönelmiştir. 1916 yılında yakalandığı tüberküloz / ince hastalık
nedeniyle İsviçre’nin Davos kentine gitmiş, 1919’da yurda dönerek İkdam
gazetesinde yazmaya başlamıştır. 1923 yılında Leman Hanım ile evlenen ve aynı
yıl Mardin Milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne giren yazar,
hayatı boyunca aydın-halk kopukluğunu derinden hissetmiştir. 1932 yılında
Şevket Süreyya Aydemir ve arkadaşlarıyla birlikte Kadro dergisini kurmuş, ancak
1934 yılında elçilik görevine atanmasıyla bu dergi kapanmak zorunda kalmıştır.
Karaosmanoğlu’nun
dünyasını sarsan en büyük ruhsal darbe / psikolojik travma, Sakarya Savaşı
sonrasında düşman ordularının yaktığı Haymana, Mihalıççık ve Sivrihisar
bölgelerinde, "Anadolu Mezalimini Tahkik Komisyonu" ile birlikte
yaptığı araştırmalar sırasında yaşanmıştır. Küller içindeki viraneleri
dolaşırken köylülerin derin sefaleti ve aydına karşı duydukları yabancılık
karşısında hayatının en büyük utancını ve korkusunu yaşamıştır. Bu ruhsal
sıtmanın ürünü olan Yaban (1932) romanı, aydın-köylü arasındaki derin
uçurumu sarsıcı bir dille kurgular. Romandaki Ahmet Celal karakteri, kendi
vatanı addettiği topraklarda bir "yaban" olarak kalırken, köylünün
cehaleti ve yoksulluğu karşısında büyük bir vicdan azabı çeker. Yazar, Türk
aydınını bu viran ülke ve yoksul insan kitlesi karşısında görevini yapmamakla,
halkın kafasını aydınlatmamakla ve onu hayvanî duyguların elinde bir yabanî ot
gibi bırakmakla suçlar.
Aydının
köylüyü kendi cehaletiyle baş başa bıraktıktan sonra ondan tiksinmesi, tarihsel
bir günahın ruh bilimsel yansımasından başka bir şey değildir.
(Karaosmanoğlu, Yaban, s. 975).
2. Esaret, Hapishane ve Kuruluş Sancıları: Kemal
Tahir ve Esir Şehir Üçlemesi
Kemal Tahir, Türk edebiyatında tarihsel
gerçekliği en geniş sosyolojik ve ruh bilimsel / psikolojik boyutlarıyla
kurgulayan yazarların başında gelir. İstanbul’da doğan yazar, Galatasaray
Lisesi’nin ikinci sınıfından ayrılarak öğrenimini yarıda bırakmak zorunda
kalmış; avukat kâtipliği ve ambar muhasebeciliği gibi işlerde çalışmıştır. 1938
yılında Nâzım Hikmet ile birlikte yargılandığı Donanma Komutanlığı
Mahkemesi’nde on beş yıl hapse mahkûm edilmiş; on iki yıl boyunca Çankırı,
Çorum, Kırşehir ve Malatya cezaevlerinde yatmıştır. 1950 yılında genel af
yasasıyla serbest kalan Kemal Tahir, cezaevi deneyimlerini ve tarihe dair özgün
tezlerini romanlarında bir araya getirmiştir. 1973 yılında geçirdiği bir kalp
krizi sonucu vefat etmiştir.
Kemal Tahir, "Esir Şehir Üçlemesi" (Esir
Şehrin İnsanları, Esir Şehrin Mahpusu, Yol Ayrımı)
vasıtasıyla / aracılığıyla mütareke dönemi İstanbul’unun ve çöken Osmanlı
aristokrasisinin / soylular sınıfının destansı direnişini kurgular. Romanın
başkişisi Kâmil Bey, hapsedildiği zindanda kendisiyle, ailesiyle ve ait olduğu
sınıfın yozlaşmış, işbirlikçi yapısıyla derin bir ruhsal hesaplaşmaya girişir.
Biricik kızı Ayşe’den ayrı kalmanın yarattığı derin yalnızlık ve dram içinde,
kendisini Kurtuluş Mücadelesi ile yeniden yaratmaya karar verir. Yol Ayrımı
romanında ise savaştan zaferle çıkmış bir milletin demokrasi / halk yönetimi
yolunda attığı bebek adımlarını, Serbest Fırka’nın kuruluşu ve Darülfünun
ayaklanmaları üzerinden aktarır. Kemal Tahir, tarihsel hakikati yalnızca
olaylar düzeyinde değil, bireyin iç dünyasındaki sarsıntılar üzerinden
kurgulamıştır. Bu kurgu, Devlet Ana (1967) romanında Osmanlı’nın kuruluş
dönemine kadar uzanır; yazar burada Batı feodalizminin / derebeylik düzeninin
karşısına, sömürüsüz ve insani bir "Devlet Ana" felsefesi koyarak
alternatif bir tarihsel gerçeklik inşa eder. (Tahir, Esir Şehrin Mahpusu, s.
221).
3. Teokrasinin / Din Erkinin Sınırları ve
Kolektif Panik: Arthur Miller ve Cadı Kazanı
Edebi metinlerin tarihsel hakikati kurgularken
dönemler arasındaki köprüleri nasıl kurduğunu gösteren en çarpıcı örneklerden
biri de Arthur Miller’ın 1953 yılında yazdığı The Crucible (Cadı Kazanı)
adlı tiyatro oyunudur. Miller, kendi döneminde Amerika Birleşik Devletleri’nde
hüküm süren komünist avı (McCarthy dönemi) baskılarını eleştirmek adına,
tarihin tozlu sayfalarından 1692 Salem cadı mahkemelerini seçmiştir. Salem’deki
trajedi / acıklı olay, aslında toplumu bir arada tutmak ve ideolojik / ülküsel
düşmanlara karşı korumak amacıyla kurulan katı teokrasi / din erki düzeninin
yarattığı bir paradokstan / çelişkiden doğmuştur.
Salem halkı, düzenin getirdiği baskıların,
bireysel özgürlük sınırlarının genişlemesiyle sarsılmaya başladığı bir dönemde
büyük bir paniğe kapılmıştır. Sosyal düzenin bozulduğu dönemlerde mistik /
gizemli kuşkular ve paranoyalar hızla yayılır; insanlar kendi hayal
kırıklıklarını ve korkularını günahsız kurbanların üzerine yıkarlar. Miller, bu
tarihsel gerçekliği kurgularken, ahlaki birer zorbalığa dönüşen dinî
mahkemelerin insan ruhunu nasıl ezdiğini ve kolektif / ortak bir cinnet sarmalı
yarattığını ortaya koyar. Kolektif
histeri / toplumsal cinnet dönemlerinde bireysel akıl felç olur ve adalet
mekanizması kişisel intikamların meşru aracı haline gelir. (Miller,
The Crucible, s. 2).
4. Felsefi ve Kutsal Söylemlerin
Araçsallaştırılması: Umberto Eco, Aldous Huxley ve Ali Fuat Bilkan
Umberto Eco’nun Gülün Adı (1980) romanı,
14. yüzyıl Orta Çağ Hristiyan dünyasındaki zihniyet yapısını kurgulayan
metinlerarası / metinler arası bir başyapıttır. Romanda çözülmeye çalışılan
gizemli cinayetlerin odağında, Aristoteles’in Poetika kitabının komedi
ve gülme üzerine olan kayıp ikinci bölümü yer alır. Kör kütüphaneci Jorge de
Burgos’a göre gülmek, korkuyu yok eden şeytani bir güçtür; korkunun olmadığı
yerde ise dinî otorite ve Tanrı inancı sarsılacaktır. Eco, bu kurgu üzerinden
dinî dogmaların insan aklını nasıl prangaladığını ve kütüphanenin hakikati
yaymak yerine onu geciktirmek amacıyla nasıl bir labirente dönüştürüldüğünü
gösterir. (Eco, Gülün Adı, s. 248).
Aldous Huxley ise Loudun Şeytanları (1952)
adlı biyografik / yaşam öyküsel çalışmasında, 1634 yılında Fransa’da yaşanan
rahibelerin iblis musallatına / cin çarpmasına uğraması davasını ele alır.
Huxley’e göre, insandaki en temel dürtülerden biri, kendi dar ve yalıtılmış
benliğinden kaçma, yani kendini aşma (self-transcendence) arzusudur.
Birey, ahlaki açıdan zor olan "yukarı doğru kendini aşma" yolunu
seçemediğinde, sürü psikolojisinin, kolektif / ortak cinnetin ve dinsel
histerinin / toplumsal cinnetin sunduğu "aşağı doğru kendini aşma" (downward
self-transcendence) yollarına sığınır. Loudun kasabasının yakışıklı ve
kibirli rahibi Urbain Grandier’nin büyücülük davasıyla yakılması, cinsel olarak
bastırılmış rahibelerin histerik / nevrotik nöbetlerinin politik güçler
(Kardinal Richelieu) tarafından nasıl bir tasfiye / yok etme aracı olarak
kullanıldığını gösterir. (Huxley, Loudun Şeytanları, s. 623).
Osmanlı dünyasındaki izdüşümlerine baktığımızda
ise Ali Fuat Bilkan’ın Fakihler ve Sofuların Kavgası (2016) adlı eseri,
17. yüzyılda yaşanan Kadızâdeliler ve Sivasîler çatışmasını çözümler.
Kadızâdeliler, İmâm Birgivî’nin tasfiyeci / püritanist fikirlerini referans
alarak sema, devran, tütün, kahve ve makamla Kur'an okunması gibi unsurları
bid'at / dinde sonradan ortaya çıkan sapkınlık ilan etmişlerdir. Ancak bu dinî
hassasiyetin ardında, sarayın ve devlet bürokrasisinin / memurlar sınıfının
gücünü arkasına alarak rakiplerini tasfiye etme ve iktidar mücadelesinde nüfuz
/ güç kazanma hırsı yatmaktadır. (Bilkan, Fakihler ve Sofuların Kavgası, s.
263).
5. Komplo Teorileri ve Sistemsel Sapmalar
Edebi kurgularda, sistemsel sapmalar ve büyük
komplolar genellikle sarsıcı birer "fikir" ya da "teori"
olarak inşa edilir. Jean-Christophe Grangé’nin Kızıl Nehirler (1998)
romanı, Guernon Üniversitesi’nin izole / dış dünyadan kopuk mikroskobik
dünyasında geçen dehşet verici bir soy ıslahı / eugenics komplosunu konu
edinir. Üniversite elitleri, kendi aralarındaki evlilikler nedeniyle bozulan ve
genetik / kalıtımsal hastalıklara maruz kalan nesillerini kurtarmak amacıyla,
doğumhanedeki sağlıklı köylü bebekleri kendi zayıf bebekleriyle gizlice değiştirmişlerdir.
Bu sistemsel sapma, edebi metinde insan doğasına yapılan kibirli müdahalelerin
nasıl korkunç cinayetlere yol açtığını gösteren karanlık bir teori olarak
kurgulanır. (Grangé, Kızıl Nehirler, s. 593).
Benzer şekilde, Türkiye’nin karanlık siyasi
tarihini ve tarikat, siyaset, ticaret sarmalını deşifre eden Uğur Mumcu, Tarikat
Siyaset Ticaret (1987) adlı eserinde din sömürüsünün nasıl devasa bir
finansal / parasal sömürüye dönüştüğünü anlatır. Mumcu’ya göre din, siyasete ve
ticarete alet edildiğinde kutsallığını kaybederek holdingleşen tarikatların ve
dolar, mark milyarderlerinin elinde bir sömürü aracı haline gelmektedir.
Yazarın 1993 yılında uğradığı gizemli suikast ve ölümü, bu tehlikeli sarmalın
derin devlet / deep state yapılanmaları ve uluslararası istihbarat
servisleriyle olan bağlarına dair karanlık teorileri beraberinde getirmiştir.
(Mumcu, Tarikat Siyaset Ticaret, s. 886).
APA Kaynakça ve Bibliyografya
- Bilkan, A. F. (2016). Fakihler ve Sofuların Kavgası: 17. Yüzyılda
Kadızâdeliler ve Sivâsîler. İstanbul: İletişim Yayınları.
- Eco, U. (1980). The Name of the Rose (W. Weaver, Trans.). New
York: Warner Books.
- Grangé, J. C. (1998). Les Rivières pourpres (T. Gökçe, Trans.).
İstanbul: Doğan Kitapçılık.
- Huxley, A. (1952). The Devils of Loudun. London: Chatto &
Windus.
- İnalcık, H. (2016). Osmanlı Tarihinde İslamiyet ve Devlet.
İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
- Karaosmanoğlu, Y. K. (1932). Yaban. İstanbul: Muallim Ahmet
Halit Kütüphanesi.
- Miller, A. (1953). The Crucible. New York: Viking Press.
- Mumcu, U. (1987). Tarikat, Siyaset, Ticaret. İstanbul: Tekin
Yayınevi.
- Tahir, K. (1967). Devlet Ana. İstanbul: Bilgi Yayınevi.
Next Post »

| 


Yorumlar
Yorum Gönder