GURÛB-I İRFÂN VE FİTNE-İ ASIR: ZAMANIN TEFESSÜHÜNE DAİR HİKMETLİ TENKİTLER
| ![]() ![]() ![]() |
"İslâm mâneviyat tarihinde
zamanın bozulması / social decay (toplumsal çürüme), sadece takvim
yapraklarının ilerlemesi değil, insan rûhunun nübüvvet / prophecy
(peygamberlik) güneşinden uzaklaşarak 'ene' / ego (benlik) karanlığına
gömülmesi olarak en ince detaylarıyla analiz edilmiştir." Tasavvuf
büyükleri, yaşadıkları devirlerin ruhanî / spiritual birer röntgenini çekerek;
ahlâkın rüsûma / formal (şekilcilik), samimiyetin ise riyâya / hypocrisy
(ikiyüzlülük) dönüşmesini büyük bir hüzünle müşahede etmişlerdir. Kaynaklarda
zamanın kötülüğü; değerlerin isim değiştirmesi, ilmin amelden kopması ve
kalplerin 'serîre' / secret (gizli iç alem) ile 'alâniye' / manifest (açıktaki
hal) arasındaki uçurumun derinleşmesi olarak tasvir edilir [Hucvîrî, 34; Coşan
(1), 73].
Değerlerin İsim Değiştirmesi ve Mânevi Fetret
Zamanın bozulmasına dair en
çarpıcı ve sistemli eleştiri Hücvîrî tarafından getirilmiştir. Ona göre zaman
öyle bir 'fetret' / interval (ara/gevşeklik) dönemine girmiştir ki, insanlar
heva ve heveslerine 'şeriat' adını vermekte, başkan olma hırsını 'izzet' olarak
nitelendirmektedirler [Hucvîrî, 34]. Bu durum, insan psikolojisinin suçluluk
duygusundan kurtulmak için günahı kutsal bir kılıfa büründürme /
rationalization (akla uygun hale getirme) savunma mekanizmasının bir
tezahürüdür.
Zamanın kötülüğü, eşyanın
hakikatinin değişmesi değil, insan zihnindeki 'iyi' ve 'kötü' terazisinin
bozulmasıdır.
Kaynakların sürekli tekrarlanan
düşüncesine göre; kalplerdeki fesat / corruption (bozulma), zamanın ve zamane
halkının fesadına göre şekillenmektedir. Bu ruhanî
çöküşte haşyet / awe (korkuyla karışık saygı) yerini 'mürailiğe', zühd /
asceticism (dünyadan el çekme) yerini 'münafıklığa' ve fena / annihilation
(yokluk) makamı ise 'zındıklığa' bırakmıştır [Hucvîrî, 34-35].
Asırlara Göre Ahlâkî Erozyon
Ebû Muhammed el-Cerîrî’nin (ö.
311/923) kronolojik / chronological (zaman dizini ile ilgili) analizi, ahlâkın
nasıl katman katman yok olduğunu açıklar. Ona göre:
- Birinci Yüzyıl: Din ve amel / action (eylem) esastı.
- İkinci Yüzyıl: Vefa / loyalty (sözünde durma) öne çıktı ama
sonra o da gitti.
- Üçüncü Yüzyıl: Mürüvvet / manliness (insanlık/yiğitlik)
hakimdi, o da kayboldu.
- Dördüncü Yüzyıl: Utanma / shame duygusu vardı, o da silindi.
Bundan sonraki insanlar ise sadece 'havf u recâ' / fear and hope (korku ve
ümit) ile, yani tamamen kendi menfaatlerini koruma içgüdüsüyle hareket
etmeye başladılar [Kuşeyrî (1), 11; Kuşeyrî (2), 11].
İnsan psikolojisi, utanç
duygusunu (hayâ) kaybettiğinde, rûhun toplumsal denetim mekanizması çöker ve
birey 'narsisistik' bir vahşete sürüklenir.
Ahir Zaman İnsanının Anatomisi: Dıştan Kardeş, İçten
Düşman
Fudayl b. İyâz (ö. 187/803),
zamanın bozulmasını 'ahir zaman' / end times alameti olarak niteleyerek,
insanların 'alâniye' (açıktaki hallerinde) kardeş gibi göründüklerini ancak
'serîre' (iç dünyalarında) birbirlerine amansız düşman olduklarını belirtir [Coşan
(1), 73-77]. Bu ikiyüzlülük, mânevi bir 'şizofreni' / schizophrenia (kişilik
bölünmesi) hali olup, sâlikin / disciple (yolcu) gönül aynasını karartan en
büyük 'hicab' / veil (perde) olarak analiz edilir.
Halkın içinde kardeş, tenhada
kalleş olanın secdesi secdesizlikten, namazı ise namazsızlıktan beterdir. Kaynakların bu sert ikazı, samimiyetin yerini alan
'diplomatik / formal' ilişkilerin asrın en büyük vebası olduğunu vurgular
[Envar, 381-383].
Modern Zamanın Travması: "Moruk" ve
"Bunak" Kültürü
Günümüzü analiz eden daha yakın
tarihli kaynaklar, zamanın bozulmasını 'kuşak çatışması' ve 'saygı yitimi'
üzerinden okur. Modern zamanlarda 'insaf, merhamet ve sevgi' sözcüklerinin
sadece lügatlerde / dictionaries (sözlüklerde) kaldığı; evlatların babalarına
"moruk", annelerine "kocakarı", yaşlılara ise
"bunak" dediği bir 'tefessüh' / putrefaction (kokuşma) çağına
girilmiştir [Envar, 380, 382]. Bu psikolojik travma / trauma, kadîm / ancient
(eski/köklü) değerlerin 'ilericilik' maskesi altında yok edilmesiyle
sonuçlanmıştır.
Kendi köküne (atalarına)
'moruk' diyen bir nesil, ruhanî beslenme damarlarını kendi eliyle kesen bir
intiharın eşiğindedir.
Hikmetin Yitimi ve "Ahmakların" Saltanatı
Bişr-i Hafî (ö. 227/841)
Hazretleri, zamanın öyle bir hale geleceğini öngörmüştür ki; o devirde 'hakîm'
/ wise (hikmet sahibi) insanın gözü serinlemeyecek (mutlu olmayacak), yönetim /
government 'ahmakların' eline geçecek ve akıllılar onlara tâbi olmak zorunda
kalacaktır [Coşan (1), 359-361; Ahmed b. Hanbel, 529]. Bu durum, liyakatin /
meritocracy yerini 'istidrac' / leading to ruin (aldatıcı başarı) hallerine
bırakmasıyla açıklanır.
Arif için bir makam olan hüzün,
cahillerin yönettiği bir dünyada 'kalp aynasını koruma' kalkanıdır.
***Zaman kötü değildir; zamanın
içini dolduran 'insan' kötüleşmiş, mülk âlemi melekût âleminden kopmuştur.***.
Sonuç olarak velîler; "Zamana şikâyet, Hakk'ın takdirine itirazdır; asıl
olan bu fırtınalı zamanda 'Nuh’un Gemisi'ne (şeriat ve hakikat sığınağına)
sığınmaktır" buyurmuşlardır [Kuşeyrî (1), 4; Envar, 487].
Dipnotlar (APA):
- Ahmed b. Hanbel. (t.y.). Kitâbü’z-Zühd.
(s. 529, 944, 983).
- Coşan, M. E. (2016). Tabakàtü’s-Sûfiyye
Sohbetleri (Cilt 1-4). Sincan: Server Yayınları. (Cilt 1, s. 73-77,
359-361; Cilt 2, s. 11, 82-84).
- Hucvîrî, A. (2022). Keşfü’l-Mahcub -
Hakikat Bilgisi (S. Uludağ, Çev.). İstanbul: Dergâh Yayınları. (s.
34-36).
- Kuşeyrî, A. (2004). Tasavvufun İlkeleri -
Risale-i Kuşeyrî (Cilt 1-2). İstanbul: Tercüman 1001 Temel Eser. (Cilt
1, s. 4, 11; Cilt 2, s. 11).
- Ozak, M. (1975). Envâru’l-Kulûb (Cilt
1-2). İstanbul: Üçler Matbaası. (Cilt 1, s. 380-383; Cilt 2, s. 487).
- Şârânî, İ. (t.y.). Evliyalar
Ansiklopedisi (Tabakâtü’l-Kübrâ). İstanbul: Bedir Yayınevi. (s. 1045,
1067, 1082).
- Vassâf, H. (2005). Sefîne-i Evliyâ
(Cilt 1-2). (M. Akkuş & A. Yılmaz, Haz.). İstanbul: Kitabevi
Yayınları. (Cilt 1, s. 50, 90).
Konu ile ilgili Fıkra
Sivas Valisi Halil Rifat Paşa ile bir başka memur arasında geçtiği anlatılan ya da
dönemin rüşvet çarkını hicveden çok ünlü bir fıkra/anekdottur.
Olayın aslı ve meşhur diyalog
kaynaklarda şu şekilde aktarılır:
Dönemin padişahı, taşradaki
yolsuzlukları ve rüşvet iddialarını araştırmak üzere müfettişler görevlendirir.
Müfettişler Sivas'a gelerek valiyi sorguya çekerler. Sorulardan biri tam da
sizin belirttiğiniz gibidir:
·
Müfettiş: "Paşa Hazretleri, hakkınızda çok şikayet var.
Doğruyu söyleyin, siz hiç rüşvet yediniz mi?"
·
Vali: "Evlat, 10.000 altına kadar olan küçük
paraları hiç rüşvetten saymadım, o yüzden yemedim dersem yalan olmaz. Ama ondan
yukarısını (büyük meblağları) da hiç görmedim ki yiyip yemediğimi
bileyim!"
Bu diyalog, Osmanlı'nın
duraklama ve gerileme dönemlerinde rüşvetin ve iltimasın (torpilin) ne kadar
normalleştiğini gösteren tarihi bir mizah örneğidir.
·
Rüşvetin
Sıradanlaşması: Valinin gözünde 10.000 altın
gibi devasa bir miktar bile "küçük/önemsiz para" olarak görülmekte,
adeta bir bahşiş veya hizmet bedeli gibi algılanmaktadır.
·
Hiciv Sanatı: Osmanlı halkı ve aydınları, devlet kademelerindeki bu
yozlaşmayı doğrudan eleştiremedikleri için bu tarz zekice nükte ve fıkralarla
durumu tarihe not düşmüşlerdir.
Next Post »

| 


Yorumlar
Yorum Gönder